Avrupa’da Çokkültürcülük İflas Mı Ediyor?

Fatih Avcı

Yazarın şu ana kadar yazılmış 24 makalesi bulunuyor.
  • 21 Nisan 2016
  • 807 kez görüntülendi.

240520142241523068007_2Bu yazımda Nilüfer Göle’nin son kitabındaki çokkültürcülük vurgusuna dikkat çekmeye çalıştım. Paris’te yaşayan ve burada öğretim üyesi olarak çalışan Nilüfer Göle, modernitenin Batı dışı bir bakıştan yeni okumasına yer açarak seküler modernliğin Avrupa merkezciliğine eleştiri yapmayı amaçlar. Çeşitli projeler yöneten Göle, Avrupa kamusal alanında ortaya çıkan kültürlerarası çatışmaları incelemektedir. Son kitabı “Gündelik Yaşamda Avrupalı Müslümanlar” da bu incelemelerin bir ürünüdür.

Nilüfer Göle’nin bu kitabı Avrupa’da göç eden farklı kültüre sahip toplumların Avrupa toplumlarıyla arasındaki iç içe geçiş dinamiklerini gözler önüne sermeye çalışıyor. Ona göre başta dik
kat çekilmesi gereken nokta tahrif edilen bir İslam dininin çeşitli veçhelerini medyatik temsillerden hiç sorgulamadan alınıp, Müslümanların “kırılgan azınlık” olma durumunun göz ardı edilmesidir. Göle’nin medyaya dikkat çekmesi yerindedir çünkü bu mekanizma kültürel farklılıkları abartarak sunmasıyla ikili karşıtlıklar oluşturabiliyor. Bu noktada şu soruları sormak anlamlıdır: Karşıtlıkların iç içe geçişi mümkün müdür? Mümkünse nasıl cereyan etmektedir? Değilse bu bize neyi gösterir?

Bir Karşılaşma Yeri Olarak Kültürel Arena

Göle’nin çizdiği tabloda ikili karşıtlığın; gri alanlara, görüş açılarının çoğulluğuna, öğrenip dönüşmeye mahal vermemesi aslında bize, Avrupa toplumlarının değerlerinin taşınıp taşınmadığı konusunda bir dayatmanın mucibini ve başka kültürlerin sesine kulakların kapalı oluşunu, onların varlığının, görüşlerinin dikkate alınmayışını anlatıyor. Bu algının karşısında duran Göle, kitabında farklılıkları örtbas etmeden, ihtilaf yaratan konulardan yola çıkarak hakikat, adalet ve estetik kaygılarıyla yeni bir kamusal kültürün veya yukardaki soruya istinaden iç içe geçişin imkânını ve bunun sancılı oluşumunu tartışıyor.

Avrupa’ya göçün gittikçe artması göçmenlerin kamusal alanda, kentsel dokuda daha çok görünür hale getirmiştir. Yeni vatandaşların ve farklı yaşam biçimlerinin tanıdık mekânlara yerleşmesi, gündelik yaşamda boy göstermesi bir şaşkınlığa neden olmuştur-oluyor. Bunun nedeni ise Avrupa toplumlarının laik ve dinden uzak yaşam adaplarıyla uyuşmuyor olmasıdır. Bugünün Avrupası, kamusal yaşamın orta yerinde yeni bir dünyanın belirmesiyle farklı kültürlerle ve (özellikle Göle’nin odak noktasına dokunursak) İslam’ın simgesel figürleriyle karşı karşıya kalmıştır. Bu karşılaşma konusunda Göle, Orhan Pamuk’un “Öteki Renkler” kitabından bir alıntıyla bir mekânın içindeki ayrıcalıklı kişilerin korunması için asılan “içeri girilmez” levhasına dikkat çeker. Zira bahsi geçen ikili karşıtlık durumu göz önüne alındığında kamusal alanın “içerde bulunan” kültürlü, zevk sahibi kişiler ile “dışarıda bulunan” göçmen ve tehlikeli kişilerden oluşmaya başladığı görülür. Bunun kültürel olarak görüntüsü “Leitkultur” ya da referans kültürü nosyonudur. Bu nosyon ulusal kimliğin yüceltilmesi ve kültürlerarası ilişkilerin bir hiyerarşi içinde algılanmasını ifade etmektedir. Bu da akıllara çokkültürcülük iflas mı ediyor sorusunu getirmektedir.

Çokkültürcülük Çok Mu Oldu?

Batı medeniyetinin üstünlüğünü savunma gerekliliği fikri nihai olarak çokkültürcülük ve kültürel görelilik üzerine kurulu tüm bakış açılarının iptal edilmesi sonucunu doğurdu.  Burada Göle’nin alıntı yaptığı göze çarpan en önemli isimlerden biri 2000 yılında “Çokkültürcülük Dramı” adlı makalesiyle Hollanda’da tartışma başlatan Paul Scheffer’dir. O, makalesinde çokkültürcülüğün Avrupa’ya gerici gelenekleri getirebileceği uyarısında bulunuyordu. Bu durumda çokkültürcülüğün iflası anlamlı hatta gerekli görülmüştür-görülmektedir denilebilir. Çünkü birçok noktasına seküler, laik ve rasyonel taşlar döşenen ve buna aşina olunan Avrupa’da ayrık otlarının yeşermesi tehdit edici bir durum olacaktır. Göle, çokkültürcülüğün iflasının ilan edilmesinin birbirine zıt iki etkisinin olduğundan bahseder. Öncelikle İslam ve göç meseleleri Avrupa toplumlarının kolektif bilincine taşınarak kamusal alanda tartışma konusu olmuştur.  Sonrasında ise bu konu ediniş en nihayetinde Avrupalıların sömürgecilik tarihlerindeki suçluluk duygusuna rağmen dışlama iradesine götürme ihtimali doğurmuştur. Göçmen toplulukların dinsel ve muhafazakâr pratiklerinin eleştirisine soyunan sağ ve sol cenahtan birçok aydının yanına Müslüman kamusal figürler de eklenmiştir. Buna en güzel örnek Ayaan Hirsi Ali’dir. Onun İslama karşı “sıfır tolerans” vurgusundan sonra bazı Alman, Britanyalı ve Fransız siyasetçiler hep bir ağızdan çokkültürcülüğün sona erişinin kutlamalarını açıklamışlardır. Alman felsefesi J.Habermas ise bu düşüncenin eleştirisini yaparak kamusal tartışmaların geldiği noktanın bizlere yabancı düşmanlığı hastalığından mustarip bir Avrupa’nın endişe verici belirtilerini sunduğunu anlatmaktadır. Avrupa’nın bu durumuna dikkat çeken diğer düşünürler önemli iki kavram üzerinde durmuşlardır. Bunlardan biri “tepeden inme ırkçılık” kavramıdır. Bu kavram bizzat kendini cumhuriyetçi, laik olarak gören aydın seçkinlerin “yabancı”lara karşı olan olumsuz düşüncelerine işaret etmektedir. Bir diğer kavram ise “kültürel ırkçılık”tır. Bu kavram ırkçılık kavramının biraz daha genişletilmesine dayanmaktadır.Yani bu ırkçılık artık deri rengi ve etnik farklılıklarla sınırlı kalmayıp kültürel özellikleri ve aşağılayıcı tüm klişeleri içermektedir. Göle’ye göre bu noktada bulanıklaşan Fransız evrensel modelinin kültürel tikellik giysilerine bürünerek, Alman kültürelci modele yaklaşmıştır. Son olarak bize bir ön şarttan bahseden Göle, Avrupalıların Müslümanları aralarına kabul edebilmeleri için onların ulusal topluluğun değerlerine yahut bir başka deyişle referans kültüre bağlı olmaları gerektiği algısına dikkat çekmektedir. Ardından “İslamofobiden bahsedilebilir mi?” sorusunu soran yazar bu sorunun peşinde koşarken Vincent Geisser’in tasvirine atıfta bulunur.

Çokkültürcülüğün İflası, İslam ve İslamofobi

Geisser’e göre “İslamofobi yalnızca etnik bir karşıtlık veya banliyö gençliğinin damgalanması ve bunların yeniden harmanlanmasından ibaret değil aynı zamanda bir “din fobisidir”, din hastalığından uzak durma çabasıdır.” İslamofobiyi ırkçılıktan ayıran en önemli nokta çoğunluk ile azınlık ilişkilerinin tersine çevrilmesidir. Yani burada mağdur olarak konuşulan, azınlık müslümanlardan ziyade ulusal kimliklerine saldırı olduğunu hisseden çoğunluktur.  Böylece islamofobi giderek azınlığa düşme tehdidi altındaki “biz” ile kültürel ve dinsel farklılığını dayatan “onlar” arasında kimlik imleci görevi üstlenmektedir. Ortaya çıkan çelişkive çatışma durumu kendini Avrupalı birçok aydının çekimserliğinde daha net gösteriyor. Çünkü bazıaydınlar, ırksal ayrımcılığı ve göçmenleri hedef alan yabancı düşmanı eylemleri ifşa etmek için kolayca seferber olurlarken, İslam’a aidiyetin pratiklerini yasaklayan kamu politikalarını eleştirmek söz konusunda olduğunda yön değiştiriyorlar.

Başlangıçta azınlık göçmen algısından yükselen “biz ve onlar” yahut “içerdekiler ve dışarıdakiler” ayrımı sonraki zamanlarda sınıf atlayan göçmen Müslümanların yükselişine bununla bağlantılı olarak da paniğe kapılmış yerli söylemine dönüşmüştür. Dahası 2009 İsviçre referandumu örneğindeki gibi İslamlaşmanın emarelerine karşı bir “yurttaşlık girişimi” başlatılmıştır bunun asıl anlattığı ise kimin yurttaş kabul edildiği/edileceği algısıdır. Burada kutsal üzerinden bir tasnif gerçekleşmekte ve çokkültürcülük tasfiye edilmektedir. Kutsal, toplumsal ve ahlaki yaşamın tanzim edici gücüyken Batının sekülerleşme sürecinde bu istenmeyen bir şey olarak addedilmiştir. Bu bağlamda kutsal evreniyle kurulan ilişkide görülen bu asimetri bir itimatsızlığa zemin hazırlayıp gerilime neden olmaktadır. Müslümanların seküler değerler konusundaki ötekiliği onları sembolik olarak Avrupa vatandaşlığından çıkarmayı hedeflemektedir. Avrupa İslamı’nın yerli özelliği inkâr edilmekte, Müslümanlar tanıdık simalar olarak, “buranın” vatandaşları olarak kabul edilmemektedir. “Oradan” gelen şeyleştirilmiş figürler olarak algılanmaktadırlar. İslam’ın şeyleştirilmesi ise “sıradan Müslümanları” görünmez kılmaktadır yahut aksine fazla görünür kılınarak iki taraflı bir öteleme/ötekileştirme algısı yaratılmaktadır. Bu ise onlara her halükarda “bizimle değilsin” mesajı vermektedir. “Yabancılar” ile “biz” arasındaki yerleşik sınırların ihlali kipiyle ortaya çıkan İslamın kamusal görünürlüğü müşterek normlar konusunda bir çatışma kaynağı olmakta ve Avrupa toplumlarını asgari müşterekler konusunda sınava tabi tutmaktadır. Başka kültürlerle bağ kurma ihtimali, ötekinin inanç sahasına girmeden, yerleşik sınırları ihlal etmeden mümkün görünmemektedir. Bu dönüşüm kültürel bir iç içe giriş kipiyle gerçekleşir. Bu sancılı sürecin göze çarpan özelliği ise “girmek yasak” tabelasının görüldüğü yerde iç içe geçiş ihtimali sonucunda birden gayrimüslim Avrupalının da hedef haline gelebilmesidir. Göle’nin Rowan Williams’tan yaptığı alıntıyı burada anmak oldukça anlamlı olacaktır. Ona göre toplumun etnik, dinsel, kültürel, çeşitli aidiyetleri, özel alana ait oldukları gerekçesiyle toplumun dışına itilebilir ya da bastırılabilir. Sonraki aşamada ise bu bizleri toplumsal yaşamın gettolaşmasına götürür. Williams, eleştirel düşüncesini din, örf, adetlerle ilintili her şeyi özel alana iten “soyut evrensellik” üzerinde yoğunlaştırır. Ona göre seküler yasalar evrensellik adına tekillikleri ilga etme eğilimindedir. Toplumsal kimliklerin kamusal inkarı, içinde bireylerin baskıcı kısıtlamalara ve adaletsizliklere maruz kaldığı yalıtılmış, birbirini karşılıklı dışlayan toplulukların yaratılmasına yol açabilir. Yani kısaca bu bizlere çokkültürcülüğün iflasını gösterir. Çokkültürcülüğün iflası Avrupa’nın farklı ülkeleri için ayrı ayrı tartışılabilir fakat bir örnek vermek gerekirse Londra olaylarından bahsedilebilir. 2005 yılında Londra’da yapılan terör saldırısı sonrasında hükümet tarafından bir program uygulamaya konuldu ve bu tarihten sonra Britanya ulusal kimliğinin savunusunu yeniden gündeme getirdi. 2005’ten sonra uygulamaya konan program kapsamında ise ülkenin genç Müslümanlarını denetlemeyi ve radikalleşmelerini önlemeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda Müslüman vatandaşlara yeni yönetim tekniğiyle yaklaşılmış ve bir çeşit toplumsal kuşku uyandırmıştır. Yani görünmezlikten aşırı görünürlüğe evrilen Müslüman göçmen statüsü Britanya örneğinde oldukça travmatikolmuştur. Dolayısıyla Müslümanların dinsel kimlikleri ile Britanya vatandaşlıkları keskin çizgilerle ayrılmıştır. Bu ayrım farklı semboller üzerinden yapılmıştır. Örneğin Avrupa’nın çeşitli yerlerinde radikal milliyetçi gruplar, kültürel bir damgalama için domuz etini tüketmeyi çoğunluğun yöresel değeri olarak addedip kamusal alana taşımışlardır. İtalya’da Müslümanların ibadet yerlerinin önünde dokuz sosisi yeme eylemleri yapılmıştır. 2010’lu yıllar boyunca birçok Avrupa kentinde sembolik anlamda son derece yüklü olan İslam karşıtı bu tür eylemler sıkça yaşandı.

Yahudi İmleci

Domuzun bu şekilde kamusal alana taşınması Avrupa’daki Yahudilerin geçmişlerini de gün yüzüne çıkardı. Göle’nin bu konuda yaptığı alıntıda Pierre Birnbaum’un düşüncesini şu şekilde aktarır: “Dün olduğu gibi bugün de Yahudiler, biyolojik bir söylemle ya da kültürel perspektifiyle Hristiyanlık dinine hiç de azımsanmayacak biçimde kök salmış olan evrenselci bir laiklik adına ecdatlarından kalma örf ve adetlerini terk etmeye çağrılıyorlar.” Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında yaşanan ihtilaflara Yahudiler de istemeden katılıyorlardı çünkü sünnet, dini mahkeme, resim yasağı, ritüellere uygun et kesimi gibi konular bir benzerlik teşkil ediyordu. Fakat Hristiyan Avrupalı algının Yahudilere ve Müslümanlara aynı şekilde yaklaşıp yaklaşmadığı konusunda farklılıklar bulunuyordu. Çünkü holokost sonrasında Avrupa’daki Yahudilerle yaşanan bir uzlaşma süreci ve Avrupa uygarlığının yalnızca Grek-Romen değil Yahudi-Hristiyan köklerine dayandığı anlatısı bu farklılığı besliyordu. Yine de üç yönlü bir ilişkinin mevcudiyetinden bahsedilebilir. Genel olarak Avrupa’da Yahudiler Müslümanların bir çeşit antisemitizme kaydığını söylerken, Müslümanlar Yahudilerin Filistin’le olan ilişkisine dikkat çekmektedir. Hristiyan yaygın görüş ise kültürel değerleri, dini istekleri, çeşitli pratikleri çoğunluk değerlerine uygunluğu konusunda zorlamakta ve gerekirse dışlamaktadır. Yani Yahudilik de Müslümanlık da seküler modernliğin normlarıyla karşı karşıya kalıyor. Tarihsel-siyasal tekilliklerine rağmen Avrupa ülkelerinin, çağdaş ahlaki duyarlılık ışığında kültürel farklılığı tanzim etme arayışlarında gittikçe benzeştikleri görülmektedir. Seküler değerler göz önüne alınarak kültürel pratiklerin yeniden tanımlanması sürecini destekliyorlar. Musevilikte ve İslamiyette dinsel gelenekler günlük yaşamı tanzim eder, hayatın bütününe nüfuz eder. Hristiyanlığın ise seküler modern yaklaşımı bu gelenekleri ritüele indirgeyerek sadece belli anlarda veya kapalı kapıların ardında görmek ister. Zira çoğunluk görüş Yahudi ve Müslümanlar kendilerini Doğu kültüründen Arap kültüründen ayrıştırarak Avrupalı olabileceği söylemektedir.

Son olarak Göle’nin Levi-Strauss’un yaptığı sıcak toplumlar-soğuk toplumlar ayrımına atıfta bulunması anlamlıdır. Levi Strauss, sıcak toplumlar ile değişmeye açık, geçmişten yararlanıp güncel gelişmeler ortaya koya toplum kast edilirken soğuk toplum bunun tersidir ve temel kaygıları fiziksel varoluşlarını idame ettirmektir. Göle, soğuk toplumun özelliklerini Avrupa toplumlarında gözlemlediğini söyler. Ona göre farklı kültürlerin Avrupa’da göç etmesi genellikle üreme dengesini bozan, yaşam standartlarını tehdit eden, çoğunluğun onayını parçalayan bir unsur olarak anlaşılmaktadır. Ülkelerin ulusal bağlamı farklılık arz etmesine ve göç profilleri çeşitlenmesine rağmen, her yerde aynı ihtilafların tekerrür ettiği, göçmenlerin varlığının ele alınmak istendiği, adlandırma ve tasnif edilmeye çalışıldığı görülmektedir. Leitkultur şemsiyesinin altında ötekileştirilen farklı kültürden insanlar, bir bağ kurulmasını engellemeye çalışanlara karşı dinlerini-değerlerini savunuyorlar ve aslında “biz de Avrupalıyız” mesajı vermeye çalışıyorlar…

Not: Bazı cümleler Göle’nin kitabından alıntıdır. Okumanızı tavsiye ediyorum. Sağlıcakla kalın…

Fatih AVCI

YAZARIN SON YAZILARI
Küfür Neyi Örter? - 7 Aralık 2016
Queer Düşünce - 16 Ağustos 2016
E-Devlet ve E-Türkiye - 18 Mart 2016
Merdiven Hikayesi - 22 Şubat 2016
Soytarı Sosyolojisi - 17 Şubat 2016
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Anonim dedi ki:

    Enfes bir yazı tebrik ederim. Çokkültürlülüğün iflası mümkün olmasa da devletlerin çokkültürcülüğü iflas etmiştir. Çok güzel nokta vuruşlar var.

BİR YORUM YAZ