Epistemoloji

  • 13 Mart 2015
  • 1.206 kez görüntülendi.
Epistemoloji

Epistemoloji (epistemology) Bildiğimiz şeyleri nasıl bildiğimizi gösteren felsefi bilgi kuramı. Epistemoloji genellikle, birbirine karşı olan iki düşünce okulu (“akılcılık [rasyonalizm] ile “ampirizm) arasındaki bölünmeyle ayırt edilmektedir. İki düşünce geleneği de en sistematik felsefi ifadelerini on yedinci yüzyılın bilimsel devrimi koşullarında bulmuştur ve iki yaklaşım da, bilgiye sağlam temeller bulmakla ve iyi temellenmiş bilgiyi basit önyargı, inanç veya kanıdan açıkça ayırmakla ilgilenmiştir. Rasyonalistleri (“Descartes, Leibniz ve Spinoza) etkileyen kesinlik modeli, mantığın ve matematiğin biçimsel görünümlerinde saklıydı.Rasyonalistler, doğruluğundan kuşku duyulmayan aksiyomları temel alarak gerçekleştirdikleri “saf akıl yürütme aracılığıyla insan bilgisinin tamamını eleştirel bir biçimde yeniden oluşturmayı amaçlamışlardı. (Descartes’ in “Düşünüyorum, öyleyse varım,” demesinin nedeni budur). Ampiristler (“Locke, Berkeley ve “Hume) ise, yanılmaz bilgilerinin kaynağı olarak duyusal deneyimin “izlenimleri”yle doğrudan bir ilişki içindeydiler. Rasyonalistler ile ampiristler arasındaki tartışmalar, özellikle doğuştan bilginin, a priori (önsel) ya da deneyimden bağımsız olarak edinilen bilginin olabilirliği konusunda merkezleniyordu.Ampiristler, duyusal deneyimin izlenimleri şekillenene kadar insan zihninin boş bir levha yani *tabula rasa olarak görülmesini savunarak böyle bir olasılığı kuvvetle reddeceklerdi.On sekizinci yüzyılın Alman filozofu Immanuel “Kant’ın, temel düzenleyici kavramlardan (mekân, zaman, nedensellik ve diğerleri) oluşan bir çerçevenin tek başına deneyimle edinilemeyeceği, fakat bu çerçevenin, deneyim dünyasını yorumlayabilmemiz için zorunlu olduğu görüşünde ısrar ederek bu fikirler çatışmasını aşmayı başardığı yaygın bir düşüncedir.Dolayısıyla bu kavramlar deneyimden önce geliyordu, fakat (ampiristleri destekleyen bir onay olarak) yalnızca muhtemel deneyimlerin sınırları içinde nesnel yargılar oluşturmak için kullanılabilirdi.Sosyolojideki tüm kuramsal ve ampirik yaklaşımların (açık veya örtük biçimde) şu ya da bu türden bir epistemolojik konumu önvarsaydıkları söylenebilir.Örneğin geniş çaplı kantitatif araştırmalar, genellikle (yanlış biçimde de olsa) *ampirist ya da “pozitivist epistemoloji çerçevesinde nitelenirken, pozitivizme asıl karşı çıkış (doğrudan ya da dolaylı olarak) Kantçı gelenekten gelmiştir. Kant, dünyayla ilgili nesnel yargıların altında yatan temel kavramsal yapının (“kategoriler” ve “sezgi formları”) zorunlu ve bundan dolayı evrensel bir yapı olduğunu düşündüğü halde, insan bilimlerinde Kant’ın izleyicisi olan birçok kişi tarihsel ya da toplumsal-kültürel bakımdan onun konumunu görelileştirmiştir. Bu yüzden, sosyolojik anti-pozitivistlerin, her ampirik araştırmada ya da olgusal yargıda kavramsal veya kuramsal bir çerçevenin önvarsayılması gerektiğini, fakat birbirine karşıt olan çok sayıda kavramsal çerçeve bulunduğunu ve bu çerçevelerden hangisinin doğru olduğuna karar verecek tarafsız bir bakış açısı olamayacağını ileri sürmeleri sık rastlanan bir durumdur. Bu tür argümanların bizi epistemolojik “göreciliğe, *uzlaşımcılığa ya da bilinemezciliğe götüreceği bellidir. On dokuzuncu yüzyıl neo-Kantçılığından çıkarılan başka bir argüman, öznelerarası iletişimde ve anlamın yorumlanmasında (maddi dünyaya ilişkin nesnel anlayışımızla kıyaslandığında) niteliksel bakımdan farklı bir anlayış biçimini vurgulamaktadır ve bu anlayış biçiminin, “fenomenolojik ve yorumbilgisel sosyal bilim “felsefelerinde olduğu gibi felsefi temelde analiz edilebilecek olan, kendine özgü kavramsal ve metodolojik olabilirlik koşulları vardır. Eleştirel (ya da aşkın) “gerçekçiler (Roy Bhaskar gibi) Kant’ın fikir yürütme yönteminden yola çıkarlar ve her türlü ampirik bilgi için önceden bir kavramsal düzen olmasının zorunluluğunu kabul ederler. Yine de gerçekçiler, bizim onlara dair bilgilerimizden bağımsız olarak varolan ve hareket eden gerçekliklerin bilinebilirliği konusunda ısrarlıdırlar. Taraftarlarına göre, bu felsefi gelenek “doğalcılığın bir savunusunu yapmakta, ama aynı zamanda, pozitivizme ve ampirizme karşı Kamçıların temel argümanlarını da benimsemektedir.Rakip epistemolojiler arasındaki görünüşte sonu gelmez tartışmalara sabredemeyen bazı “post-yapısalcılar, epistemolojiden bütünüyle uzak durmanın arayışı içine girmişlerdir ve bu doğrultuda sarıldıkları temel argüman, sosyal bilim dahilindeki pozitivist-olmayan felsefecilerin çoğunun ortak zemini olan bir öncülden yola çıkmaktadır.Bu öncüle göre, bizim kuramlarımızın bilgisini sunduğunu iddia ettiği gerçekliklere doğrudan ya da dolayımsız biçimde ulaşma şansımız yoktur.Deneyimlerimiz ya da gözlemlerimizle ilgili en temel raporlar için dahi kavramsal veya dilsel bir düzenleme biçimi zorunludur. “Söylemimizin gerçekliğe denk düşüp düşmediğini kontrol etmek için bile dilin ya da söylemin dışına çıkamayız. Bu aksiyomdan çıkan sonuç şudur: Söylemimizin, temsil etme iddiasında olduğu gerçekliğe uygun olup olmadığını ele alan klasik epistemolojik sorun ilkesel olarak yanıtlanamayacak bir sorundur ve bundan dolayı yanlış kavranmıştır. Postyapısalcılar bu durum üzerine, söylemin ötesinde ya da söylemden bağımsız bir gerçekliğin bilinebilirliğini reddetme, dolayısıyla epistemolojik bilinemezcilik ile “metafizik “idealizm arasında bir tereddüt noktasına gelmişlerdir. Kuşku yok ki, bu sonuç, dilin (ya da “söyleıriin) dünyayı kavramamız için zorunlu olduğu ve onsuz dünyayı bilemeyeceğimiz doğrultusundaki yaygın inançtan türetilemez. Böyle bir şey yapmak, birisinin, şeylere bakmadan onların renklerini söylemek mümkün olmadığı için renginin (gerçekten) hangisi olduğunu bilemeyiz demesine benzerdi.Günümüzde, epistemolojiden kaçınmaya yönelik girişimler, sadece terminolojik bakımdan daha da çözülmez olan epistemolojiler yaratmış gibi görünmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ