Hayatımızı Çevreleyen Baskılar

Şule Yıldırım

Yazarın şu ana kadar yazılmış 3 makalesi bulunuyor.
  • 17 Ocak 2016
  • 1.285 kez görüntülendi.

123333

İnsan doğduğu andan itibaren toplumla iç içe olan bir varlıktır. Bizden beklenen doğup büyüdüğümüz topluma ayak uydurmamız gerektiğidir. Hayatımızı şekillendiren ve baskılayan içinde yaşadığımız çevredir. Öyle ki çevre bize neyi nasıl yapmamız gerektiğini söyler. Toplum yazılı olmayan kurallara sahiptir ve biz toplumun koyduğu bu anlamsız kurallardan hiçbir şekilde kaçamayız. Tamamıyla bu normlara teslim oluruz ve bizi yönlendirmelerine izin veririz. Toplum içerisindeki bireysel/grupsal farklılıklar ve uyuşmazlıklar toplum tarafından kolayca kabul edilebilir bir şey değildir bunun sebebi insanları tek kalıba sokan, onlar için en iyisinin ne olduğunu belirleyen ve bir şekilde onları etkisi altına almış olan bu toplumsal baskılardır.

Hayatımızı çevreleyen çeşitli baskılar vardır. Bunun ilki ailemizin üzerimizde kurduğu baskıdır. Ebeveynlerin çocuklarının fikirlerini önemsemedikleri ve her şeyi ben bilirim kafasıyla yaptıkları baskıdır. Ailede ‘’el âlem ne der?’’ zihniyeti ön plandadır. Öğrenme merakıyla arkeoloji okumak isteyen bir bireyi ailesi engeller ve bilmem kimin oğlu/kızı tıp okuyor diyerek sanki herkes doktor olmak zorundaymış gibi davranırlar.

Daha küçük yaşta ‘’bu çocuk okur veya bu çocuk okumaz/bir baltaya sap olmaz.’’laflarıyla yüzleşiriz. İlk doğduğumuz andan itibaren kadına ve erkeğe biçilen rollerle karşılaşırız. Kız çocukları bebeklerle oynarken çocuk doğurmayı, evcilik oyunlarında evlenmeyi içselleştirir. Aynı şekilde erkek çocukları silah veya tabancalarla oynarken savaşmayı-askere gitmeyi, ‘’kız kardeşini koruman gerekir.’’ olgusuyla namus bekçiliğini içselleştirir. Henüz bebekken kız çocuklarına pembe kıyafetler giydirilirken, erkek çocuklarına mavi kıyafetler giydirilmesi, kız çocuğu doğduğunda sevinilmezken, erkek çocuğunun ailenin devamı olarak görülerek sevinilmesi gibi olgular doğduğumuz andan itibaren kadın-erkek ayrımına nasıl maruz kaldığımızı gösterir.

Aileler koruma içgüdüsüyle çocukları için en doğru ve de en güzel yolu çizdiklerine inanırlar. Bu baskılara baş kaldırdığımızda en çok karşılaştığımız ‘’her şey senin iyiliğin için, anne-baba olduğunda anlarsın.’’ lafıdır. Aile baskısına maruz kalan çocuğun kendi fikri yoktur ve kendi başına karar vermekten korkar. Bu nedenle çocuk kendi kimliğini ve yetilerini kullanamaz ve ailesinin yönettiği pozisyonda ilerler. Bu bağlamda yetenekleri hiçe sayılan çocuk ailesinin yansıması haline gelir.

Kişi bir meslek kazanmak amacından ziyade aile baskısından kurtulmak ve özgürlüğe kavuşmak arzusuyla üniversiteye gider. Üniversiteyi kendi kararı veya aile dayatmaları sonucu kazanan kişi ‘’Sen ne okuyordun, oradan mezun olunca ne olacaksın?’’ baskılarına maruz kalır. Okul henüz bitmeden akrabalar, aile dostları, konu komşu çoktan senin için iş aramaya birilerini araya sokmaya başlamışlardır. Sonrasında devam eden evlilik baskılarıdır. Her şeyin belirli yaşı ve sırası vardır. Özellikle kadınsan yaşın gelmiştir ve artık evlenmelisindir. Evlenmeyi hiç düşünmeyen kişi kendini bir anda bu durumun içinde bulur. Evlendikten sonra ise çocuk beklenir. Eğer hala daha çocuğun yoksa mutlaka evliliğinle ilgili bir sorunun vardır. Belirlenen bu sıraya uymamak ve bu kavramların dışında kalmak dışlanmayı ve yargılamayı getirir. Bu baskıların sonucunda yanlış meslek tercihi, toplumdan farklı olan kişinin dışlanması ve genç yaşta yapılan evlilikler ortaya çıkar. Başkalarının dayatmaları sonucu istediğimiz hayatı yaşayamaz hale geliriz.

İlginç olanı şudur ki her ne kadar bu baskılara isyan edip kabullenmesek bile hayatımızı çevreleyen bu baskılar ister istemez bizi çemberine alır ve kendi yolumuzu çizemez hale geliriz. Neden kendi hayatımızı yaşarken başkalarını düşünmek zorundayız? Birbirinden alakasız olan insanlar için mi yaşıyoruz? Neden kendi kararlarımızı kendimiz almak yerine toplum kabına uymaya çalışıyoruz? Kendimiz olmayı unutuyoruz ve bu baskılara kapılıp gidiyoruz. Toplumun amacı, toplumdaki tüm farklılıklara rağmen bütünlüğü korumak ve devamı sağlamak olmalıdır. Bütün bu baskılardan sıyrılmalı, bir şekilde bu baskılara karşı koyabilen bireyler olmalıyız. Hayatımızı sarmalayan baskıların olmadığı, hoşgörülü bir toplum olma dileğiyle.

Şule YILDIRIM

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 13 YORUM
  1. Berrak dedi ki:

    Toplumun bize dayattigi normlarin hayatimizi nasil hapsettigini cok guzel ele almissiniz tebrik ederim

    1. Şule Yıldırım dedi ki:

      çok teşekkürler

  2. Anonim dedi ki:

    Başarılı bi çalışma

  3. Sena dedi ki:

    Doğduğumuz andan itibaren başlayan ve yaşadığımız süre boyunca devam eden toplumsal baskı konusunu , bireylere farkındalık yaratmak adına güzel bir şekilde ele aldığınız ve insanin kendisine birtakım soruları sordurtmasına sebep olan bir makale olduğu icin tebrik ediyorum, yazılarınızın devamını bekliyorum.

    1. Şule Yıldırım dedi ki:

      faydalı olabildiysem ne mutlu :) sağolun.

  4. kaan dedi ki:

    güzel çalışma olmuş tebrik ederim.

  5. Anonim dedi ki:

    Akıcı bir çalışma. Başırılarınızın devamını diliyorum.

  6. Fatih Avcı dedi ki:

    Merhaba Şule, çok güzel bir konuda güzel bir yazı yazmışsın tebrik ve teşekkür ederim. Fakat önemli bulduğum birkaç şey söylemem gerek. Toplum tarafından benimsenen kurallara anlamsız diyerek genelleme yapmamamız gerekli çünkü sosyal bilimciler bu tür şeylerden kaçınırlar. Kaçınmalarının sebebi ise tutarlılıktan ve geçerlilikten uzak görünmektir. Yazının genelinde toplumun kişilere bazı dayatmalarda bulunduğu mesajı var. Ben bu noktada bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Biz genel olarak toplumu yapı-pratik ayrımına götürürüz (bu ayrım kendi içinde de çeşitlenerek karmaşık bir ağ oluşturuyor bunun için Levi-Straus, Giddens ve R.W. Connell okunabilir). Kurumlar gibi makro oluşumlar yapıyı temsil ederken, kişi eylemleri gibi mikro oluşumlar ise pratiğe işaret ediyor. Yapı ve patik arasında karşılıklı bir etkileşim mevcut yapının tamamen pratiği etkilediği ve onun üstünde tahakküm kurarak sistemi genelde böyle yürüttüğü eski yapısalcıların yaygın söylemi. Biz şimdi bahsettiğim etkileşimden bahsetmeliyiz. Yani yapı sadece pratiği etkilemez aslında ondan etkilenir de… Bunun haricin de ailenin üzerindeki yapı etkisi, ailenin yapıya etkisi, pratiğin her ikisine de etkisi yahut her ikisinin pratiğe etkisini de düşünmemiz lazım. Kadın-erkek cinsiyetlendirilmesine yaptığın vurguyu sevdiğimi de söylemeden geçmek istemiyorum bunun için sana güzel bir video önerebilirim: Eğer “Youtube” sayfasını açıp “Bizim Ailede Olmaz” diye aratıp ilk çıkan videoyu izlersen çok seversin diye düşünüyorum.

    1. Şule Yıldırım dedi ki:

      mutlaka izlicem, yorum ve tavsiyeler için teşekkürler.

  7. Mahmut dedi ki:

    neden “birey” olamiyoruz,yazinizda tam olarak bunu anlatmissiniz.sadece verdiginiz bazi orneklere katilmadim belirtmek isterim.calismalarinizin devami dilerim.

    1. Şule Yıldırım dedi ki:

      teşekkürler

  8. Merve Nalbantoğlu dedi ki:

    Şule hanım böyle bir çalışmayı bizlerle paylaştığıniz için çok tesekkurler Maalesef toplumun baskıcı, aşağılayıcı, dışlayıcı normları çoğu insanı hedeflerinden hala alikoymaya devam ediyor.Halbuki gelişmekte olan bi ulkeyiz, asıl gelişim toplumun kendisi olmadıkça hiç bir insan ne hedefine ulaşır,ne de mutluluğa… Paylaşımlarınızın devamını bekliyorum.

    1. Şule Yıldırım dedi ki:

      ilginiz ve farkındalığınız ne güzel, teşekkür ediyorum.

BİR YORUM YAZ