Kültürün Tarifi

Fatih Avcı

Yazarın şu ana kadar yazılmış 24 makalesi bulunuyor.
  • 16 Ağustos 2015
  • 1.283 kez görüntülendi.

7ae6e8fefff1dae037658ba5e1981305Kültür ve toplum hakkında oldukça çeşitli söylemler ve tanımlamalar vardır. Bu yapıyı oluşturan insanlar nitelik ve nicelik olarak bir bütün oluştururlar ve farklı birçok sebepten dolayı birbirlerine yakınlaşıp yığılım haline gelirler. Bu çeşitlilik içerisinden biz kültürel olarak aynı paydaya sahip olan insanların değerleri nasıl özümsediği, nasıl bir tarihsel serüveni olduğu, bu insanların birbirlerine benzemesinde yahut birbirlerinden farklılaşmasında kültürün nasıl bir pay sahibi olduğu ve özellikle ülkemiz için siyasetle nasıl bir ilişki içerisinde olduğu üzerinde duracağız. Kültür, insan topluluklarının ait olma ve sahip olma duygularıyla doğrudan ilişkilidir. Hatta onların oluşumundaki en önemli mihenk taşlarındandır. Eğer insan toplulukları için toprak üzerindeki bir orman benzetmesi yapacak olursak; kültüre ise toprağın altındaki bütün mevcudat diyebiliriz. Zaten kültür sözcüğünün etimolojik kökenine inecek olursak; inşa etmek, işlemek, saban demiri gibi anlamlarla karşılaşırız. Türkçe’deki batı dilleri etkisinin fazla görülmediği zamanlarda da (Cumhuriyet Döneminde de kullanılmıştır) kültür sözcüğünün karşılığı “tarla sürmek” anlamına gelen Arapça kökenli “hars” kelimesi telaffuz edilegelmiştir ve görülmektedir ki tanımlamalar, anlamlar hep toprak üzerindendir. Varılan bu noktada Ziya Gökalp’in hars ve medeniyet ayrımına işaret etmek isabetli olacaktır. Hars kelimesinin etimolojik anlamını belirtmiştik. Medeniyet kavramının etimolojik kökeni ise; Arapça “il, kent” demek olan “müdun” köküne dayanmakta (TDV, İslam Ansiklopedisi, medeniyet maddesi). Aynı zamanda Arap Yarımadası’nın en büyük ve İslam’ın en önemli kentlerinden birinin adı olan “Medine” kelimesine dayandığını görürüz. Yani günümüzde, modern, çağdaş gibi anlamlarda kullanılan medeni ve medeniyet kelimeleri tahmin edileceği gibi batıdan değil olarak doğudan gelmektedir. Ziya Gökalp’te bu iki kavram şu şekilde vücut bulur:

İnsan toplumlarının bütün fertlerini birbirine bağlayan, yani kişiler arasındaki uyumu sağlayan kurumlar, hars kurumlarıdır. Türklüğün kendine özgü derin bir harsı vardır. Türk harsı çok eskiden Çin medeniyetinden kurtulup, İran medeniyetinin etkisine girdi. Şimdi ise Avrupa medeniyetinin etkisine girmiştir. Medeniyet, milletler arasındaki ortak kurumlardır. Hakiki unsurları; müspet bilimler, ilim, teknik ve sanatlardır. Musikinin milli olmamasının nedeni harstan çok medeniyete değer vermemizin bir sonucudur. Bir hars, içinde bulunduğu medeniyeti temsile çalışmazsa, o medeniyet o harsı bozar ve yok eder. Hars, canlı bir varlık, medeniyet ise o canlıyı besleyen ortamdır. Bu nedenle hars, medeniyeti temsil etmelidir. (Gökalp, 2010)

İlk Türk sosyoloğu olan Gökalp’in yapmış olduğu bu önemli ayrıma değindikten sonra ve etimolojik tanımlamaların, tariflerin devamında kültür kavramının tarihsel ve felsefi serüveni sürecine de değinirsek işin mahiyetini anlamak için önemli bir adım atmış oluruz.

Kültür kavramını günümüzdeki anlamına yakın bir biçimde ilk kez 17.yüzyılda doğal hukuk düşünürü Pufendorf kullanmıştır. Ona göre kültür, doğaya karşıt olan ve belli bir toplumsal bağlam içinde ortaya çıkan tüm insan eserleridir. Aydınlanma çağında kültür kavramını tanımlayan önemli bir başka kişi de ünlü Alman filozof Herder’dir. O ise kültürü, bir ulusun, bir halk veya topluluğun yaşa tarzı olarak tanımlar. Kant’da kültürü, aynı anlamda insanın kendi rasyonel ve mantıklı özünden dolayı özgürce hayata geçirebileceği amaçların, ideallerin tümü olarak tanımlamıştır.

Anglo-Sakson ve Alman felsefesinde-düşüncesinde çok yaygın olarak birçok tartışmaya konu edilen kültür ve uygarlık kavramları, sadece bahsedilen yerlerde değil, çeşitli coğrafya düşünürlerinin ve filozoflarının meraklarını cezbetmiş, taraflarından tanımlanmış ve tartışılmıştır. Kültür konusunda ne kadar çok şey anlatılsa da muhakkak tarif edilmeyen eksik bir yanı kalacaktır.

Kültür kavramının tarih içerisindeki bu serüveninin ardından, ülkemiz için ne derece önemli olduğunu, özellikle siyasette, siyasilerin düşüncesinde nasıl izhar edildiğinin üzerinde durursak ve öncesinin de olmasıyla birlikte konuyu fazla saptırmamak için cumhuriyetle başlarsak şunları söyleyebiliriz: İnsan yığınını bir arada tutan, ortak bir payda sağlayan yegane unsurlardan birinin kültür olduğunu belirtmiştik. Anadolu coğrafyasında, yerel değerlerle, başından beri bizimle gelen kazanımlarla, sonradan alınanlarla, etkileşimle sentezlenenlerle oluşan kültür, içerisinde çok çeşitli, çok renkli, bir yapıyı barındırarak geldi günümüze. Daha sonra bu çeşitliliğe yönelik bazı atılımlar, bazı yenilemeler, çağa göre yorumlamalar yapıldı. Maalesef günümüze kadar bazı değerlerimiz önemini yitirdi, değişime boyun eğdi, bazen tahrip edildi. Esasen köklü bir kültürel yapımız olduğundan, bozulmalar çok kolay gerçekleşmedi, fakat etkilenmelerin ve değişimlerin (faydası ve zararı tartışılır) hızlı bir şekilde yaşandığı ve yaşanmakta olduğu bir gerçek. Sözü edilen bu değişim-etkileşim, cumhuriyete kadar süregelen bir serüven olarak tarihimizde yer edindi. Cumhuriyet döneminde yapılan kültür inkılapları, Türkiye’nin bütünlüğünü, beraberliğini, kardeşliğini, dirlik ve düzenliliğini, bir bayrak altında yaşama azmini korumak ve devam ettirmek için milli tarihinden aldığı bir ruhla, ecdadına layık biçimde, şuurlu olarak, zamanın şartları içinde doğdu. Bu noktadan, bu tarihlerden (hatta 18.yüzyıldan başlatabileceğimiz dönemden) itibaren kültür, önemi oldukça artan ve ülkelerin yönettiği politikalara konu olan daha ileri gidersek savaş alanı olan bir yapı haline geldi. Eski siyasetçilerimizden Ülkü Söylemezoğlu der ki: Çağımızda hürriyet rejimini reddeden, insanları köleleştiren, milli iradeye dayalı idare sistemini istemeyen totaliter zihniyetli ülkeler, silah yolu ile yok edemediği ülkeleri kültür savaşları ile bölüp, parçalamak arzusundadırlar. Millet olarak kültürel savaşlara göğüs gerebilmemiz için her şeyden önce, teknoloji ve ekonomik alandaki gelişmeleri; sosyal ve kültürel sahadaki gelişmelerle paralel yürütmek zorundayız. Bunun için de insan faktörü büyük önem taşımaktadır.

Evet insan faktörü oldukça önemlidir, çünkü kültür insan yığınlarını bir arada tutan değerler bütünü iken bu bütünü besleyen ve verimliliğini sürdüren ise döngüsel bir şekilde, insan olmuştur. Peki bunu sürdürmek nasıl bir bilinçle gerçekleşebilir?

Manevi mirasların ebediliği, toplumsal hafızanın zedelenebileceği ve sonra kaosun olabileceği, “toprak transferleri”nin sorgusuz sualsiz, uygunluğu tartışılmadan yapılamayacağı, kültür çerçevesinin oluşturulabileceği ve kültürümüze zararı olabilecek şeylerin bu çerçeveden atılabileceği, yeniliklerin topyekûn kabulü veya reddinin anlamsızlığı, toplumun her kesiminin ihtiyaçlarına hitap edebilecek atılımların yapılabileceği, milli ve manevi değerlere önem veren imanlı ve inançlı insanların çoğalabileceği (…) bilincine sahip olmakla…

Kültürünü, dilini, inanç sistemini, tarih şuurunu, gelenek ve göreneklerini, sanatlarını kaybeden bir toplum, hangi toplumun kültür potasında erimişse artık o toplumun kurallarıyla yönetilir hale gelir. Burada siyaset olgusunu da anabiliriz, çünkü bu olguyu belirleyen unsur, o toplumun kültürüdür. En azından gelişmiş ülkelerde durum böyledir. Gelişmemiş ülkelerde ise siyasetin kültürü belirlediği söylenebilir. Turgut Özakman: “ Kültür ve siyaset arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bu ilişki, sağlıklı, çağı dikkate alan, ulusal değerleri gözeten bir ilişki olduğu zaman verimli olur. Cumhuriyet döneminde sık sık kültür politikaları değiştirilip uygulanmıştı. Şimdilerde ise uluslararası ilişkilere dair her şeyi; sosyal, siyasal ve ekonomik etkenler belirliyor” derken bir bakıma bahsettiğimiz noktaya dikkat çekiyor.

Siyasiler ve onların seçiminde etken olan, Avrupai şartlarda yetişmeye aşinalıkları ve o kültüre yakınlıklarının bulunması, devlet eliyle bir tür yabancılaşmayı mı destekliyor tartışılır ama umuyoruz bir bütün olarak toplumumuz yabancılaşmaya, şiddete, ötelemeye karşı kendi öz benliklerine, kültürüne sarılır. Sağlıcakla…

Fatih AVCI

YAZARIN SON YAZILARI
Küfür Neyi Örter? - 7 Aralık 2016
Queer Düşünce - 16 Ağustos 2016
E-Devlet ve E-Türkiye - 18 Mart 2016
Merdiven Hikayesi - 22 Şubat 2016
Soytarı Sosyolojisi - 17 Şubat 2016
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Esra Avcı dedi ki:

    Bu okuduğum ikinci makaleniz gerçekten çok doğru noktalara değinmissiniz. Emeğinize sağlık Fatih bey.

  2. Fatih Avcı dedi ki:

    Böyle düşünmenize sevindi Esra hanım. Teşekkür ediyrum sağlıcakla kalın.

BİR YORUM YAZ