Mutlakiyetçi Devlet

  • 15 Mart 2015
  • 2.850 kez görüntülendi.
Mutlakiyetçi Devlet

Mutlakiyetçilik, Mutlakiyetçi Devlet (absolutism, absolutist state) Mutlakiyetçilik terimi, iktidarın merkezi bir idari aygıta hükmeden tek bir monarkın şahsında toplandığı ve •feodalizmden •kapitalizme geçiş sürecindeki toplumların tipik özelliği olan bir devlet biçimi şeklinde tanımlanabilir.Tanımı bu şekilde yapılan mutlakiyetçilik teriminin, on altıncı yüzyıl İngilteresi’ndeki Tudorlardan on dokuzuncu yüzyıldaki Meici Japonyası’na kadar çeşitli •devletler için kullanıldığını görürüz. Fakat bu tanım tartışmasız biçimde kabul ediliyor değildir. Sözgelimi, mutlakiyetçilik, feodalizmden •komünizme geçişin söz konusu olduğu Çarlık Rusyası için kullanılabilirken; bazıları da, Japonya’nın terimin en esnek anlamı dışında hiçbir döneminde feodal bir toplum olmadığını söylemekledirler.Mutlakiyetçi devletlerin yukarıdaki ifade edilen türden geçiş toplumlarında oynadıkları rol büyük tartışmalara konu olmaktadır. Pek çok tarihçi, bu rolü, mutlakiyetçi devletin kapitalizmin ebeliğini yapması rolüne (bazı insanların, aşağılayıcı bulunan “mutlakiyetçilik” teriminin yerine “aydınlanmış despotizm” terimini tercih etmeleriyle örneklenen bir yorumdur bu) yakın bir çerçevede tarif etmiştir. (Ne var ki bazıları, “aydınlanmış despotizm”i, mutlakiyetçiliğin kapitalizmle ilişkisine bağlı bir yorum olmaktan ziyade, Aydınlanma rasyonalizminin Prusya ve Avusturya gibi ülkelerdeki mutlakiyetçilik üzerindeki etkisine gönderme yaparak kullanmaktadırlar.) Marksistler ise (en azından görece yakın zamanlara kadar) bu rolü, yetersiz olmakla birlikte düşük yapan bir devletin rolüne daha yakın görmeye eğilimli olmuşlardır.Bu tartışmada her iki tarafın da ele almak zorunda olduğu problem, tarihsel sonuçların değişkenlik sergilemesidir.Kıta Avrupası içinde bile, mutlakiyetçi devletlerin yükselişi, ilk bakışta (prima facie) Batı’da kapitalizme hızlı bir geçişle, Doğu’da ise feodal tahakkümün yoğunlaşmasıyla ilintili görünmektedir.Max *Weber Genel İktisat Kuramı (General Economic Theory, 1923) ve daha genel olarak Marksist olmayan diğer akademisyenler, mutlakiyetçi ya da “akılcı devlet”in oynadığı ilerici rolün, bu rejimlerin, idari aygıtlarını bürokratikleştirip hukukun egemenliğini yansıtan bazı uygulamalar getirmeleri, meşru zor kullanma hakkını tekellerine almaları ve bu gücü toplumdaki meşruiyetlerini yerleştirmek için kullanmaları nedeniyle, kendi toprakları içerisinde sürecin ve faaliyetlerin giderek daha öngörülebilir olmasına muazzam bir katkı yapmalarıyla açıklanabileceği görüşündedirler. Weber’in mutlakiyetçiliğin Doğu ve Batı Avrupa’da farklı noktalara varması konusundaki açıklaması ise, Doğu’da yaşanan olayların portresini bir gerilemeden ziyade bir gecikme şeklinde çizmek ve bu durumu, devletin toplumun geniş kesimlerinde müttefik bulamamasına (bunun yansıması da bu toplumların iktisadi ve kültürel geriliği olacaktı) bağlamaktı.Bu argümana Marksistlerin (Maurice Dobb, Eric Hobsbawm ve Peny Anderson gibi isimlerin) yanıtı, söz konusu görüşün, Marksist olmayan kişilerde görülen bir eğilime, tarihsel araştırmalardan ziyade siyasal alana apriori ayrıcalık tanıma eğilimine dayandığıydı.Mutlak monarkların ve onların  en güçlü destekçilerinin her zaman için feodal soyluluğun temsilcileri oldukları göz önüne getirildiğinde (ki Marksistlerin iddiaları bu yöndeydi), açıklama bekleyen asıl olgu, Doğu’nun uzun süre dayanmış mutlakiyetçi yönetimleri değil, Batı Avrupa’nın (ve özellikle İngiltere ile Hollanda’nın) kısa ömürlü mutlakiyetçilikleridir. Marksist olmayan kesimlerin açıklamaları, kıta devletlerinin çoğunluğunun on altıncı yüzyılda uzun bir iktisadi kriz, sadece İngiltere ile Hollanda’nın kendilerini uzak tutmayı başardıkları bir kriz yaşadıkları şeklindeki iddialı ve tartışmalı bir sava dayanmaktadır. Dolayısıyla bu iki ülke dışındaki toplumlarda, feodal soylular kapitalist rakiplerini ezmeyi ya da güçlerini kontrol altında tutmayı başarmışlardır. İşte bu nedenle, ciddi bir kriz yaşamayan İngiltere ve Hollanda’daki burjuvazi, potansiyel rakipleri karşısında baştan üstünlük sağlamış ve mutlak monarklarını görece kısa bir zamanda devirerek bu üstünlüğünü daha da pekiştirmiştir. Bu tezin karşısında ortaya atılan ampirik itirazları bir kenara bırakacak olursak, bu görüşün iktisadi alana analitik bakımdan ayrıcalık tanınmasına temellendiğine dikkat çekilmelidir (ve bu yaklaşımın. Marksistlerin haklı olarak karşı çıktıkları siyasal alana ayrıcalık tanınması yaklaşımından daha meşru olmadığı ortadadır). İki yaklaşımın sınırlılıklarından da kendini kurtarmış olan en başarılı istisna, herhalde A. Lublinskaya’nın 1968’de yayınlanan French Absolutism: The Crucial Phase, 1620-1629 adlı çalışmasıdır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ