Şimdi Yaşamak Mı Zor, Yoksa Ölmek Mi?

Cansu Taşar

Yazarın şu ana kadar yazılmış 12 makalesi bulunuyor.
  • 20 Aralık 2015
  • 1.596 kez görüntülendi.

picasso-barış-güvercini

Nadim… Henüz 18 yaşında, umudunun arkasına hep o yeşil gözlerini saklamış, hiç ama hiç anlayamamış o gözlerinin ne kadar güzel olduğunu. Nasıl anlasın ki? Daha önce kimse söylememiş çünkü. Farkına varacak kadar güzel görmemiş Dünyayı, Dünyasını. Nadim’i anlatırken, güzel gözleri şurada dursun, güzel günler görememiş biri için gözlerindeki yeşilin tonunun önemi var mıdır ki demek geliyor içimden. Nadim güzel günler göremedi. Nadim’i aldılar gözlerinin yeşilinden, Nadim’i barışın beyazından, doğanın yeşilinden, denizlerin mavisinden aldılar. Kopkoyu karanlığa fırlattılar. O Dünya’nın kirliliğine karşı hala nasıl öyle yeşil kalabilmişti gözleri? Nasıl öyle inatla parlayabiliyordu ki? Nadim’in hikâyesi, ülkeler arası bir hiçliğe sebep olunması ile ilgili. Bir düşünce acımasızlığı için, insanların yaşama hakkının harcanmış olmasıyla alakalı.
Nadim Suriyeli, Müslüman bir genç. Hangi ülkeye, hangi aileye, hangi inanca ve hangi ırka sahip olacağımıza karar veremediğimiz bu düzenin sonuçlarıyla erken tanışmış bir genç. İnsanın bu karar veremeyişliğini, bu normaliteyi yadsıyan, bundan çıkar sağlamak isteyen ve insanları bu şekilde kullanan bir sistemde Nadim gibileri, onların istekleri, sadece huzurlu bir yaşam çerçevesinde sınırlanıyor ve bu diğerlerine çok geliyordu. Kendi ülkesindeki savaşa hala anlam veremeyen Nadim annesini ve babasını ülkesinde, kendi evlerinin önünde çıkan bir çatışmada kaybetmişti. İnsanın anne ve babasını bir arada, aynı anda ve gözlerinin önünde kaybetmesi, kişinin bütün hayatını etkisi altına alacak bir olaydır ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını garanti eder. Böyle bir acı yelpazesinin estirdiği ardı sıra rüzgarlardan sonra Nadim yalnız kalmıştı, mahallesinden, okuduğu okuldan, eski arkadaşlarından, küçüklüğünde futbol oynadığı sokak aralarından artık yalnızda siyah bir toz bulutu yükselmekteydi. Nadim hayatına dair yapıcı olan her şeyden vazgeçmişti, vazgeçmek zorunda bırakılmıştı. Çizdiği resimlerin renklerinde ve hissizliğinde kaybolan Nadim, bu uçsuzluğun ve bu yok oluşun gövdesinde yaşıyordu. İnsanoğlu akşamları odasında bulunan sinek yüzünden rahatsız olup uyuyamadığını bile günlerce dert ederken, Nadim büyüdüğü sokağın kimsesizliğinde bir başına, elinde kalemi ve çizim defteriyle baş başa kalmıştı. Eskiye hitap edebileceği bir çevresi, tanıdık gelebilecek bir uğultu, yaşadığını anlayabileceği bir his arıyordu Nadim. Bomba seslerinden ve çığlıklardan, çevresindeki, ülkesindeki insanların ihtiyaçsız kalmasından ve bu anlamsız savaştan kaçmak istiyordu. Nadim’in tek yapabildiği umutlu, güneşli ve vefalı bir Dünya’yı resmedebilmekti. Çiziyordu Nadim, umudu, insanlığı, barışı ve barış dolu insanları, düşüncelerin ve isteklerin savaşa yol açmadığı, aksine bir hayvanın bile derdine üzülebilecek kadar merhametli olan dünyaları çiziyordu. Nadim’in ütopyası resim kâğıtlarıydı. Nadim çiziyordu, ama yaşayamıyordu. Dağılıyordu. Kendine ait bir yer bulamayan Nadim, resimlerinde fark etmişti bu kayboluşunu. Umut dolu yerler çizmekten, kendine ait bir dünyasının olmayışından kurtulmak istiyordu.
Nadim’in hissizliği onu artık kendisini bulamadığı bu topraklara düşman etmişti, Elinde defteri ve kalemiyle düşmüştü yollara. Tabi bir de içinden umudu ve insanca yaşama sevgisini eksiltmeyen gözleri vardı. Her şeyden daha umutlu ve daha yeşil olan gözleri. Nadim’in arkadaşları ve arta kalan diğer çevresi de her şeyi göze alıp düşmüştü yollara. Mülteci olmuşlardı. Nadim içinde olan yeni Dünya umuduyla, çizdiği insanlık dolu resimleri yaşamak ve yaşatabilmek umuduyla yola çıkmıştı. Bin bir türlü zorluk ve mücadeleden sonra Fransa’ya Paris’e ulaşmıştı. Burası çok mu farklıydı ona göre? İnsanların giyinişi, sosyal hayatları, düzenleri, eğlence anlayışları, her şeyi çok farklıydı bu şehrin. Nadim bu şehre geldiğince içini derin bir tebessüm kaplamıştı. Daha önce aşina olmadığı bir duyguydu bu, farklıydı. Nadim bu duyguyu hissetmeyi sevmişti. Aslında bir şeyler hissedebiliyor olmayı sevmişti. İçinde bir an derin bir tutku başlattı Nadim, insanca, insana değer veren davranışların tutkusunu!

Paris’e geleli, burada çevresini bulalı tam 7 ay olmuştu. Nadim ve çevresi, genellikle Müslümanların ve Suriye’den gelmiş olan mültecilerin bulunduğu bir mahallede yaşıyorlardı. Nadim mülteci kelimesini sevmiyordu. Bu kelime ona aitsizliği, yok edilişi, çaresizliği hatırlatıyordu. Bu kelimeyi kullanmak ve duymak istemiyordu. Nadim hep ressam olmak istiyordu. Umudu ve barışı hissettiren bir ressam. Nadim çevresi ve diğer Suriyeli arkadaşlarıyla beraber bir sanayide çalışıyordu. İşi pek kolay değildi fakat o bunu eleştirecek gücü ve hakkı kendisinde görmüyordu. O sadece yaşayabilmek ve çizebilmek adına konuşuyordu. Nadim insanların her gün ne kadar anlamsız ve gereksiz durumlara öfkelendiğini, Dünyayı yaşanabilecek bir yer haline getirmek yerine, kendi küçük çabaları için hissiz kalıp, üzüldüklerini fark ediyordu. Nadim olgundu, zor yaşanılacak durumlara tanıklık etmiş, kendi acımasız dünyasının baş rolünde deneyim kazanmıştı. Daha doğarken lekelenmişti adı, doğarken kesinleşmişti ne tür sevimsizliklere maruz kalacağı. Ve Nadim kendisine insanların amaçsız yere öfkelendiği, üzüldüğü, büyük çapta bir sorun haline getirdiği olaylardan bir liste çıkarmıştı. Nadim listesine her güne yeni bir madde ekliyordu; Asla düşünülmeyecek, problem edilmeyecek ve yok edilecek maddeler listesi!
Kendisini resim çizerken yakalamadığı boş bir an bile yoktu neredeyse. Arkadaşları ve çevresi onun bu resimlerine anlam veremiyor ve yadırgıyorlardı. Nadim umutluydu, bu umudu yüzünden farklıydı ve farklı kalacaktı. Her akşam farklı bir toplulukta, farklı bir meydanda bulunup, insanların kederlerini, düşüncelerini, hallerini ve duygu durumlarını çiziyordu. Bundan keyif alıyordu. Onun ailesi resimleriydi, resimlerindeki her bir kişiyi ezberlemişti, o kadar tanıdıktı ki o yüzler, keşfedilmeyi bekliyorlardı. Nadim, barışın fırçası, bir gün yine insanları çizmek için gittiği bir konserde, umuda son kez nefes aldı ve veremedi. Paris’te yaşanan patlamada hayatını kaybetti. Geriye sadece; ailesini kaybetmiş ve ülkesinden kopmuş olmanın acısını, yeni bir şehirde yaşadığı kimlik kargaşasını ve mülteci konumunu, anlamlandıramadığı bu düzen içindeki yok oluşu hiç yansıtmadığı resimleri kaldı. Havada ve korkuyla kaplanmış olan resimleri… Nadim o resimleri çığlık, kan, korku, acı olmayan bir yerlerde gerçekleştiremedi. O resimler daha sonra iki çift yeşil gözlerin üstüne örtüldü. Nadim hiç yaşamadığı o Dünya’ya, son uykusunda, sadece resimlerinde bakabildi. O barış ve insaniyet dolu resimler, o gözlerin üzerini örttü. Nadim, “yaşamaya değer” diyen insanların, yaşanılamayan tarafı oldu. Peki, o an yaşamak mı zor olmalıydı, yoksa ölmek mi?

Cansu TAŞAR

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. İsmail Geven dedi ki:

    Gerçekten ölmek için yaşamak sorusunun cevabı çok güzel bir şekilde anlaşılıyor

BİR YORUM YAZ